Anaya dönüş

  • 09:03 4 Nisan 2025
  • Kadının Kaleminden
 
 
“Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun dünyadaki tüm kadınlar jin-jiyan-azadî üçgeninde aynı yeri tutup, aynı anlamı taşımaktadırlar. Anlam “xwebûn” olmaktır. Birleşmek bütünlüğe ulaşmaktır.”
 
Aygül Kapçak
 
İçinde bulunduğumuz yüzyıl insanlığın adeta, at başı mamur bir yaklaşım ve dörtnala bir hızla koştuğu, uzay çağının sorunlarını yaşıyor. 20 yüzyılın  mirası olan 1’inci ve 2’nci Dünya Savaşları zincirine 3’üncüsü de eklenmiştir. Bugün dünyada savaşın her biçimini görmek mümkündür. Kapitalist modernite devleşerek, emperyalist dünyada kulelerini iki kutuplu olarak inşa etmiştir. Tüm dünyayı ve kaynaklarını yok etmeye ayarlı, küresel emperyalizmde insanca yaşama yeniden şans tanıyan alan açan ışık oldukça zayıf görünmektedir.
 
Elbette ki bugün kapitalist modernite güçleri kendisini var eden, kültürünü, yaşam kaynaklarını, değerlerini ve bunların toplamı olan toplumsal hakikati ortadan kaldırıp artamaz. Çünkü bağrından çıktığı, boy verip olgunlaştığı, beslendiği ana rahmini kesemez. Ona muhtaçtır.
 
Bugün eril-egemen zihniyet kapitalist moderniteyle “Jin-jiyan-azadî” (kadın-yaşam-özgürlük) üçgenindeki anlamlı yaşamı tam bir cendereye almış, öz bağlarında kopartmış, sistematik bir şekilde sömürü, katliam ve zulüm uygulamaktadır.
 
Dünya en başında böyle değildi. Erkek; ‘Jin- jiyan- azadi’ hakikatinden uzaklaşıp eril- egemen zihniyeti sistemleştirdikçe, doğal toplumun ilk yaşam biçimi olan klan da değişmeye başladı. Uygarlığın ilk imzasında yer alan klan toplulukları bugünkü toplumsallaşmanın ilk aşaması, kök hücresidirler. Bu topluluklarda yaşam tamamen doğaldır, pozitiftir, üretkendir. Tarihin başlangıcındaki bu ilk toplum yapıları, uygarlığın gelişmesiyle beraber büyüyüp, genişledi, farklılaştı, derin bir evrim geçirdi. Bu evrim hem yapısal, hem de biçimsel oldu. Günümüzün toplumları, ilk özlerini yitirmiş, bozulmuş, kendi kendini tüketen bir sisteme dönüşmüşlerdir. O nedenle insanlık bugün can çekişmektedir. Yine de bugünkü toplumları dağılmakta, parçalanmaktan koruyan kendi bağrında, derinliklerinde klan toplumunun genlerini taşımasıdır. Klan topluluğunu bir arada tutan değerleri vardır. En belirgin olan bir harç işlevi gören gerçeklik, adalet ve sevgidir. Topluluk üyeleri (25 -30 kişi) her türlü faaliyetlerinde özgürdür ancak her türlü bireysel edimlerinin sonucunda bu değerlerden en az biriyle somutluk kazanıp, topluluğa bağlanırlar. Klanda kadının hiyerarşik bir konumlanması vardır. O da zor güce dayanmaz, doğal sorumluluktan kaynaklanır. Sınıflar yoktur çıkar güdülmez. İmtiyaz veya statü yoktur. Kadın ya da erkek cinsinin ayrımcılığı görülmez. Birey olma vardır. Merkez ya da çevre olmak yoktur. Birey hem merkezdir hem de çevresidir. Topluluğun bireyidir. Klan toplumsallığı, bireysel yaşamın örgütlendirilmesi üzerine kurulduğu için gerçekçi olmak, adaletli davranmak ve sevgiyle yaşamak her zaman doğal bir koşullanmayı ve eyleme geçmeyi getirir. Bu sade var oluş biçimini mümkün kılan jin- jiyan- azadî üçgenindeki diyalektik döngüdür. Bu döngü mantıksal duygusal ve akışkandır. İlk toplumlar bu açıdan ahlaki-politik toplumlardır.
 
Baktığımızda genel olarak ahlak; seçim yapabilme kabiliyetidir ve bu seçimi yapabilmek için de özgür olmak gerekir. Bu çerçeveden ele alındığında özgürlük; insanın yaşamında kendisi olarak var olabilmesi ve kendi bütünlüğünü yaşayabilmesidir. Bu tür varoluş biçimleri ilk klan topluluklarından bir gerçekliği ifade eder. Gerçeklik ise adalete ve sevgiye yol açar. Bunu sağlayan kadının toplumdaki inşacı güç olmasıdır. Can suyuyla bir kaynak olması ve beslenmesidir. Toplumsallığa ilk analık eden, yaşamı ören kadındır. Kendi bedeninden çoğaltandır. Biçim veren ve kültür yaratandır. İlk klan toplumunda yerleşik yaşama geçişi ön gören bilinç ve birikimiyle zemin hazırlayandır. Toplumsallığın doğuş ve gelişimini özgür temeller üzerinde ören kişidir. İlk başta her ne kadar kadın öncülüğünde kan bağına dayalı birliktelikler olsa da bir sınırlama getirilmez. Esas olan topluluğun yaşam biçimidir. Önemli olan bu ‘öz’ün korunmasıdır. Kadının oluşturduğu toplum esnek zekaya sahiptir. Düşünerek oluşturdukları, çok seçenekli yaşam alanları mevcuttur. Hareket kabiliyeti rahat, renkli ve dili doğanın tınısıyla oluşmuş bir bütünlüğü ifade eder. Kadının böyle esnek olmasını sağlayan onun doğurganlığıdır. O nedenle erkeğe göre daha duygusaldır. Kadının duygusallığı doğanın ritmiyle aynı ezgide bir müzik gibidir. Amr Ali beşinci eserinde kadının anlamsallığını biyolojik yapısıyla birlikte şöyle dile getirmektedir. “ jin- jiyan- azadî “ denklemini en çok “toprak ana” “doğa ana” denkleminde görmekteyiz. Toprak da, doğa da yaşam demektir. Bunlarla özdeşleştirilen de kadındır. Kaynağı enerji akışı olan yaşam, kadında canlı evren boyutuna ulaşır. Özcesi canlı evrenden, yaşamdan doğuran ve bunların ürünü olan enerjinin hareketliliği çıkmaktadır.
 
Biyolojik anlamda da kadındaki özgürlük netçe görülmektedir. 23 çeşit kromozomdan oluşan insanda, erkek- kadın ortak olan 22 çift kromozom X’tir. Son kromozom ise kadında XX, erkekte ise XY’dir. Var olan kromozomlarda cinsiyeti belirleyen Y kromozomu kadın ve erkek arasında var olan tüm farklılıkların da nedenidir. X kromozomlarda yaşanan bu farklılığın yanı sıra taşıdıkları enerji miktarı da aynı değildir. X kromozomunda, üç bin gen varken Y kromozomunda bu gen sayısı 114 tür. Kadın formunda var olan enerjinin yoğunluğunu burada somut olarak görmekteyiz” demektedir. Jin- Jiyan- Azadî üçgeninde kadın biyolojisinden yaşamla arasındaki güçlü bağı kurmaktadır.
 
Sosyal toplumlar bugün kadın üzerinde her anlamda bir kırım uygulamaktadır. Kadın ancak cinselliği ve soy sürdürme nedeniyle, işsizler ordusunun ücretsiz veya az ücretli üyesi olabilir. Amr Ali eserinin devamında şöyle belirtir: “Kadın kendini fiziki, ahlaki ve anlamsal olarak savunabilecek, öz güçten yoksun bırakılmıştır. Bu etkenler altında kadını anlam penceresinde kıvrandıran bir toplum ancak hasta bir toplum olabilir. Anlamsız kadın, anlamsız toplumdur” demektedir. Tıpkı erkek egemen sistemin kadına bakış açısında, kadını sadece cinsel bir obje olarak görmesi gibi anlamsızlık ve bir obje olarak görülmesi, ancak kendisi olmayan bir yaşamı sunar.
 
Bir bilimsel çalışmada; bir kadın ve bir erkeğin sıradan konuşma yaparken beyin taramaları yapılır. Erkeğin beyninde cinsellikle ilgili kısımları anında yanarken ve bu durumun potansiyel bir cinsel randevu olarak değerlendirirken kadının cinsellikle ilgili bölümlerinde herhangi bir hareketlilik olmadığı gibi kadın beyni bu durumun birbiriyle konuşan herhangi bir insan olarak değerlendirir. Bu nedenle kadınlar kavgadan kaçınmak için her yolu denerken bazı erkekler hiçbir şey yokken bir anda yumruk yumruğa dövüşmeye meyilli ve dövüşebiliyor. Fakat kadın “çatışmalardan doğan psikolojik gerilimlerden kaçma” eğilimi kadın beyninde daha derinlerdeki bölümde ışıldıyor. Benzer bir bilimsel çalışmalarda kadın ve yazan arasındaki hem görünür bir bağı hem de görünmeyen anlamsal bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır. Kadının duygusallığı biyolojisinin doğurgan olmasından ileri gelmektedir. Günümüzün bilimsel çalışmaları, teknik olarak da bir kadının hamileyken ne kadar çok değişik duygusal durumlar (sosyal, psikolojik, biyolojik) yaşadığını verilerle ortaya koyar. Beyin taramalarında kadın beyninin verdiği tepkiler toplumun yaşamın fazlasını, yararını gözeten tepkilerdir. Bilimsel verilerde kadının duygusal ve analitik yönleri yaşamla direkt bir bağ içindedir. Ve toplumsallığı hedeflemektedir. Bir nehrin akışı gibi insanlığın gelişimine, ivme veren, düşünsel felsefik, maddi- manevi gerçeklikte kadın ve yaşam bir bütünlük içindedirler. Toplum ve bireyin uyumunu bu bütünlük sağlar.
 
Kadınla doğa, kadınla yaşam toplumlar tarihinin hiçbir kesitinde zıtlık oluşturmazlar. Çünkü aralarında kopmaz, ahlaki politik bağları vardır. Üretme, yaratıma dayalı bir ilişki vardır. Bugün kadın yaşadığı ağır yok edilme yaşamdan silinme durumuna karşılık hala klan toplumunun özelliklerini öz benliğinde, kolektif bir biçime hizmet eder gibi taşır.
 
Bugün dünyada birbirinden uzak, birbirini hiç tanımayan topluluklar bile kadınların, tarihsel hegomonik uygarlıkların gelişiminde maruz kaldıkları sömürü zulüm, köleleştirme zihniyeti hep aynıdır, değişmez. Bütün dünya kadınlarının ortak kaderi, ortak alın yazısı sömürülmektir. Bu nedenle Amr Ali aynı eserinin devamında “kadınlar dünyanın en eski sömürülen ulusudur” tespitinde bulunurken, tarihi- toplumsal bir geleneği dile getirir. Buradan hareketli diyebiliriz ki; kadınlar “xwebûn” (kendi, özbenlik) olmayı başardıkça kendilerini ve yaşamı yeniden kazanırlar. Toplumsal gerçeği hep dolu yaşamak, onu tüm geçmiş birikimi içinden geçtiği anın oluşumu, heyecanı ve geleceğin engin umutlarıyla yaşamak, hakikate en yakın yaşam gerçeği olur.
 
Buraya kadar gelinen “yol” bir gerçeğe bağlanmaktadır. O da özgürlüktür. Özgürlük insanlaşmanın başlamasıyla biçimlenen en eski kavramlardan birisidir. Sözcüğün tarihteki ilk kullanımı Sümer uygarlığı döneminde olması gerçekten anlamlıdır. Arkeologların belirttiklerine göre, özgürlük kelimesi bir Sümer Çivi yazısında görülmüştür. Anlamı “Anaya dönüştür”. Anaya dönüşteki mantık dizgesi bir sentezdir. Jin - jiyan’la etkileşiyor ve azadî’ de anaya dönüş olarak sentezleniyor. Bu üçlü muhteşem bir doğa yasası gibi insanlığın anlam bulmasını sağlıyor.
 
Yaşamın en genel yasalarında, bir canlının yaşamı ortaya çıkarabilmesi iç doğaya dokunması, tohumu ekmesi gerekir. O tohum kendi rahminde birleşip döllenir. Karanlıkta ve derinlerde beslenip büyütülür. Yaşama devam etmesi için döngüsünü tamamlayıp, dünyaya bırakılması gerekir. Her canlı için bu hareket yasası geçerlidir. Hareket kendi içinde yeni arayışlar, yeni yollar ve yeni yaşananlar oluşturur. Bir yumurtanın kabuğunu kırması, bir martının bir daha yumurta yapması gibi bu sürekli bir akış ve harekettir. Bu da yaşamın biricik ve tek kuralıdır.
 
Oysa kapitalist modernite her şey durgun, kalıplaşmış, cansız ve mattır. O nedenle özgürlük kavramında anlamından sıyrılmış, değişime uğramıştır. Yeni anlamlar, giysiler giydirilmiştir. Bugün özgürlük denilince ilk akla gelen başkalarının istediklerini değil de kendi istediğini yapmak anlamına geliyor. Oysa insan ilk doğduğunda özgür doğar, sonradan zincire vurulur. Doğal toplumdaki özgürlüğün anlamı kapitalist modernitede negatif- bireyci bir anlama dönüşmüştür. Geniş anlamda da pek çok tanım yapılmıştır. Kimileri kendilerine sınırsız bir zor kullanma yetkisi verilmiş kişiyi seçerek düşünmek olarak benimserler. Bazıları yapacakları yasalarla yönetilme anlamı vermişlerdir. Kısacası herkes kendi geleneklerine, eğilimlerine uygun düşen hükmetme biçimine bu adı vermişlerdir. Demokrasi biçimlerine, özgürlükçü demokrasi denilebilmiştir. Bireyin ya da ulusun yetenek veya hünerleri özgürlük kavramıyla karıştırılabilmiştir. Bütün değerlerin ve anlamların alt- üst olduğu ve içinin boşaltıldığı kapitalist modernite toplumlarında insanlık uçurumun kenarına getirilmiştir. İnsanlığın tarihten alıp- getirdiği ahlaki- politik değerleri yozlaşmış, erdemler bitirilmiştir. Toplumlar anlamsızlık içinde boğulmaktadır. Daha fazla bireysellik ve önü alınmaz bir hırsla insanlık kendini var eden değerlerine doğru imha ederek bir hızla ilerlemektedir. Jin-jiyan- azadî kavramlarının karşısına, mer- kuştin-koleti (erkek, ölüm, kölelik) kavramları yerleştirilmiştir. Bu haliyle insanlık uygarlaşmanın en karanlık dönemini yaşamaktadır. Kaos içinde pusulasını kaybetmiştir. Ancak biliniyor ki karanlığın en derin olduğu an tan vaktidir, güneşin doğacağı en yakın zamandır.
 
İki kutba bölünen yer kürenin bu büyük kaostan kurtulmasının tek yolu jin-jiyan-azadî üçgeninde toplumsallık dengesini yeniden koymasıyla mümkündür. İlk toplumsal değerlere dönüşü becerebilmektedir. Yeniden anaya dönmek büyük bir cesaretle xwebûn olmadaki ısrarı ve maddeyi ortaya koyabilmektir. Özgürlük yolunun kadınları jin jiyan azadî; üçüncü bir alan olarak açığa çıkarmışlardır. İnsanlığı ahlaksal- toplumsal- politik alana yönlendirerek iradeyi açığa çıkartarak onurlu ve anlamlı bir yaşamın yolunu açmışlardır. İran’da Jîna Emînî’nin ‘Jiyan’ın özgürlüğü için direnç gösterdiğinde katledilmesine başta İranlı kadınlar olmak üzere tüm dünyadaki kadınlar tepki göstermiş, seslerini yükseltmişlerdir. Ayağa kalkıp haykırmışlardır. Kadınlar sömürüden ve kölelikten başka bir yaşam yolunun olduğunu gösterebilmişlerdir. Böylece jin-jiyan- azadî sadece bir slogan olmaktan çıkıp yaşam gerekliğine dönüşmüştür. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir örtü İran’da direnen kadınların ve o haykırışların ulaştığı kadınların yüreğindeki jin- jiyan- azadî ateşinin ana’ya dönüşünü engelleyemez.
 
Başta dediğimiz gibi hegomonik moderniteye 3’üncü Dünya savaşını en ağır, yoğun bir biçimde Ortadoğu coğrafyasında vermektedir. Yeni yeni silah türleriyle bu topraklar üzerinde tepinmektedir. Tarihinde insanlığın ilk çıkışına devrim tarihine beşiklik etmiş bu coğrafya bugün kendi tarihinin en karanlık demlerini yaşamaktadır. Bin yıllardır sömürü ve zulüm altında inim inim inleyen bu topraklar yeniden insanlığa, yaşama ve özgürlüğe aç ve susuz yaşamaktadırlar. Güneşin yeniden doğmasını beklemektedirler. Direnen, isyan eden İranlı akdınların haykırışları gösterdi ki kurtuluş “jin-jiyan-azadî” değerlerine sımsıkı sarılmaktadır. Gerçeklik devinmektedir, hareket etmektedir. Bu gerçekliği bu hareketi tüm dünya kadınları gördü sahiplendi, ses verdi. Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun dünyadaki tüm kadınlar jin-jiyan-azadî üçgeninde aynı yeri tutup, aynı anlamı taşımaktadırlar. Anlam “xwebûn” olmaktır. Birleşmek bütünlüğe ulaşmaktır.
 
Tahrip edilen doğanın, katledilen kadınların, çocukların, gençliği elinden çalınan gençlerin, haksızlığa, sömürüye uğrayan bütün bireylerin yaşamlarının geri alınması Anaya dönüşte gerçekleşebilir. Anlamlı ve güzel bir yaşamın yolu gerçeklikten, adaletten ve sevgiden geçer. ‘Jin- jiyan- azadî’de gerçekleşen iradesel yürüyüş üçüncü olanın da yapı taşlarını döşemektedir.